Osmanlı: 600 Yıllık Gücün Çöküşü XV. ve XVI. yüzyıllar arasında dünyanın en güçlü devletlerinin başında gelen Osmanlı İmparatorluğu, gücünü çevik ordularından, ticaret yollarından ve bulunduğu coğrafi konumdan alıyordu. Avrupa’nın kapısına dayanan, korkulan ve hesaplanan bu büyük devlet ne oldu da zamanla “Sick Man of Europe”, yani “Avrupa’nın hasta adamı” olarak anılmaya başladı? XVI. yüzyılın sonlarına gelindiğinde dünya değişmeye başlamıştı. Avrupa; yeni ticaret yolları, ekonomik düzenler ve askerî gelişmelerle kendini dönüştürürken Osmanlı hâlâ klasik askerî, ekonomik ve idarî yapısını korumaya çalışıyordu. Avrupa’da yaşanan fiyat devrimi ve Amerika’dan gelen değerli madenler, Osmanlı ekonomisini de etkiledi. Devlet, köklü reformlar yerine vergi artırma, yeni gelir kaynakları arama ve günü kurtaran çözümlere yöneldi. Fakat bunlar gerçek bir tedavi değil, hastalığın başlangıcını hafif ilaçlarla geçiştirmekti. Avrupa hâlâ Osmanlı’dan çekiniyordu; çünkü çöküş yeni başlamıştı ve dışarıdan kolay fark edilmiyordu. İmparatorluk hâlâ dev gibi görünüyordu fakat içeride kolonlar çatlamaya başlamıştı. XVII. ve XVIII. yüzyıllar arasında ekonomik zayıflama daha görünür hâle geldi. Batı’ya ayak uydurma çabaları olsa da içerideki geleneksel yapı çoğu zaman değişime direniyordu. Özellikle Yeniçeri Ocağı, devletin en güçlü kurumlarından biri olmaktan çıkıp reformların önünde duran büyük bir baskı unsuruna dönüşmüştü. Sayıları artan yeniçeriler hazineye ciddi yük getiriyor, padişah değişimlerinde verilen cülus bahşişleri devlet maliyesini daha da zorluyordu. Bir zamanlar imparatorluğun kılıcı olan bu yapı, artık devletin bileğini ağırlaştıran bir prangaya dönüşmüştü. Osmanlı’nın güvendiği bir başka kaynak da coğrafi konumuydu. Doğu ile Batı arasındaki ticaret köprüsünün önemli kısmı uzun yıllar Osmanlı’nın elindeydi. Ancak Avrupa deniz ticaretine yönelip Asya ve Hindistan’a denizden ulaşmaya başlayınca, Akdeniz ve kara yollarının eski önemi azaldı. Dünyanın yolları değişince, Osmanlı’nın üzerinde oturduğu köprüden geçen kervanlar da azaldı. Kapitülasyonlar ise başlangıçta diplomatik bir ayrıcalık gibi görünse de zamanla Osmanlı pazarlarını Avrupa mallarına açtı. Pazarlar hâlâ kalabalıktı fakat tezgâhlarda artık imparatorluğun değil, Avrupa’nın ekonomik nefesi hissediliyordu. XVIII. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avrupa bilimde, mühendislikte, denizcilikte ve askerî sistemde hızla ilerliyordu. Osmanlı ise klasik düzenini onarmaya çalışıyordu. III. Selim, bu gerçeği gören padişahlardan biriydi. Nizâm-ı Cedîd adıyla Avrupa tarzıeğitim, silah ve taktiklerle donatılmış yeni bir ordu kurmaya çalıştı. Bu orduyu finanse etmek için İrâd-ı Cedîd hazinesi oluşturuldu; teknik okullar açıldı, modern silah ve mühimmat üretimi desteklendi. Fakat geleneksel güçler, ayrıcalıklarını kaybetme korkusuyla bu reformlara karşı çıktı. Yeniçeriler ve muhafazakâr çevreler reformları “frenk icadı” gibi görerek ayaklandı. Sonunda III. Selim tahttan indirildi ve kısa süre sonra öldürüldü. II. Mahmut aynı hatayı yapmadı. Reformun önündeki en büyük engel olarak gördüğü Yeniçeri Ocağı’nı, 1826’daki Vaka-i Hayriye ile ortadan kaldırdı. Böylece reformların önü açılmış gibi görünüyordu. Ne var ki artık Avrupa, Sanayi Devrimi ile çok ileri gitmişti. Osmanlı, yeni dünyaya yetişmekten çok eskiyen yapısını ayakta tutmaya çalışıyordu. XIX. yüzyılda imparatorluğu sarsan en büyük fikirlerden biri de milliyetçilik oldu. Fransız Devrimi’nden sonra yayılan bu düşünce, çok uluslu Osmanlı yapısını içeriden zorlamaya başladı. Sırp isyanları, Yunan bağımsızlığı ve Balkanlardaki ayrılıkçı hareketler, Osmanlı’nın sadece dış düşmanlarla değil, kendi sınırları içindeki yeni kimlik arayışlarıyla da mücadele ettiğini gösterdi. Harita yalnızca savaşlarla değil, milletlerin kendi hikâyelerini yazmak istemesiyle de parçalanıyordu. Bu sırada devlet, modernleşmek için Tanzimat reformlarına yöneldi. Hukuk, eğitim, ordu ve idare alanında yenilikler yapıldı. Ancak reformlar hem geç kalmıştı hem de pahalıydı. Kırım Savaşı sonrasında başlayan dış borçlanma zamanla büyüdü. 1881’de Düyûn-ı Umûmiye’nin kurulmasıyla Osmanlı gelirlerinin bir kısmı yabancı alacaklıların denetimine geçti. İmparatorluk artık sadece cephede değil, muhasebe defterlerinde de kaybediyordu. Osmanlı, özellikle son iki yüzyılında yavaş yavaş çözülürken onu yıkan tek bir sebep yoktu. Ne yalnızca yeniçeriler, ne yalnızca dış güçler, ne de yalnızca kötü yönetim… Asıl mesele, imparatorluğun değişen dünyanın hızına zamanında ayak uyduramamasıydı. Avrupa fabrikalarla, modern ordularla, yeni ticaret yollarıyla ve milliyetçilik fikirleriyle bambaşka bir çağa geçerken Osmanlı çoğu zaman geleneksel yapısını korumaya çalıştı. Değişimi denediğinde ise içerideki muhafazakâr güçler ve ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen kesimler tarafından engellendi. Bu yüzden reformlar ya geç kaldı ya da yarım kaldı. Sonuçta bir zamanların korkulan imparatorluğu, eski dünyanın kurallarıyla yeni dünyanın hızına yetişmeye çalışan yaşlı bir dev'e dönüştü. Avrupa’nın kapılarına dayanan o büyük güç, artık Avrupa masalarında “hasta adam” olarak konuşuluyordu. Kaynakça:Encyclopaedia Britannica, Ottoman Empire: The decline of the Ottoman Empire, 1566–1807; Encyclopaedia Britannica, Nizam-ı Cedid; Encyclopaedia Britannica, Tanzimat; Encyclopaedia Britannica, Balkans: Formation of Nation-States; Cambridge University Press, The Cambridge History of Turkey: Capitulations and Western Trade; DergiPark, Düyûn-ı Umûmiye Osmanlı Devlet Borçları İdaresi; Encyclopaedia Britannica, Eastern Question. Bu metin Mehmet Yağız Ohkan tarafından hazırlanmıştır.